15 Aralık 2009 Salı
14 Aralık 2009 Pazartesi
üsküdar'da kuş evi

''uçun kuşlar uçun doğduğum yere'' ile başlıyor şiir.
doğduğumuz yere doğru uçuyoruz.
geldiğimiz yere göçüyoruz.
biliyoruz ki ''vema rabbuke bi zallamin lil abid'' hükmüne doğmak için öleceğiz.
tarihin bir kesitinde kapılarını bize açan bir bahçeye dikeceğiz sözlerimizi.
yeşerdikçe içimiz felaha ereceğiz.
avuçlarınızı kalbinizin sesine açın.
kanatlarınızı avuçlarınızdan esen rüzgarın sözlerine teslim edin.
sizi geldiğiniz yere yani evinize taşıyacaktır.
buradaki her kanat sesi rüzgarınızı güçlendirsin.
her ev varacağınız evin adımlarına yaklaştırsın sizi.
sözün ve sesin rengine rüzgar olan bedenlerin aşkı için.
''İmana ermiş olup doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, sürekli içinde kalmak üzere cenneti hak edenler de işte bunlardır.''
üsküdar'dan bir gece galata'ya bakmak

''Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır''.
güneşi yakalayıp koynuna sokacak bir el arıyor şehir.
göklerin içinden çeşmesi durmadan akan güneş suyunuda.
divan şairimiz nedim ''bir sengine yekpare Acem mülki fedadur'' der istanbul için.
göklere elini verenlerin ve toprağına adalet ekini ekenlerin istanbul'u nerede?
yeni yeni istanbul eskiye dönüyor.
camileriyle, tekkeleriyle, çeşmeleriyle...
bir taş atılıyor acem mülküne eşdeğer olan taşa.
silkelendikçe üzerine sinmiş olan sisli hava dağılıyor.
güneşin batışı geceyi haber veriyor.
gece müjdeyi.
''sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır''
gecenin üstünde bir gece vardır.
yarın doğacak bir güneşi muştulayan.
rengarenk bir sel alacak burçlarını şehrin.
''göklerin ve yerin dili''ne yapışırsa şehremin.
üsküdar'da güneşi batırmak

güneşin damlalar misali akıp geldiği bir sabah vaktidir zaman.
severcesine sevgilisine koşan tekneler yürüyor zamanda.
gözlerini denize açmakla meşgul olan güneşin izini sürmektedir dalgalar.
zaman yaklaşmakta olan zamanı haber veriyor.
''haberin var mı''?
''var.''
''öyleyse sen de haber ver'' diyor bir sabahın zamanı.
kendisi akıp giden dalgalara, an'lara, saatlere, vakitlere yürüyor.
hiç geriye bakmadan ve yeniden bıkmadan sürdürüyor seferini.
istikametini sefere raks ediyor.
bir birlikteliğin iki ucu olup kendi tenhalarından ses olup çıkıyorlar.
tüm harflere, tüm seslere, tüm nefeslere renk olup nur'un ve sur'un içine akıyorlar.
biz bakıyoruz.
biz görmek istiyoruz.
ancak biz zindanlarımızı zindanlarımız bizi bırakmıyor.
''dil, yırtıcı hayvan gibidir; ipi bırakıldı mı parçalar'' diyor hz.ali.
bakmak ve görmek isteyenlerin dil'i nedir?
özünü zindanların gözlerine hapseden nereye bakabilir?
kalbini parçalayıp dağıtan göz hangi bütünü görebilir?
bir sabah vaktinin dilinden dökülenler bunlar.
bakın ve görün diyor doğduğu her vaktin saatinde.
bakmak ve görmek.
bir insan olan adem'in yapması gereken ilk adım.
şerefini kendi üzerine çeken bir eylemin adıdır bu.
siz şeref üzre olmak istemez misiniz?
ben şeref üzre olmak istemez miyim?
o zaman ''fe eyne tezhebun...''
kız kulesi
Eliniz ürkek kuşların kanadını mı kırdı?
Ne kadar da kötülük var değil mi?
İçinizi kazıp duran bir işçi olmuş gölgeniz.
Sürekli bir telaş içersinde zamanın akışından çıkıp gelir gibi.
Siz arkanızı dönmek istersiniz ama döndüğünüz yer yine öncekidir her zaman.
İçinizdeki işçi durmadan çalışır.
Bir meydana çıkmak ister açılmak istenen pankart.
Büyük bir bez parçasından dökülmek ister bakir harflerin kanı.
Hayatımıza renk veren kudretin ehli dil olan meydanında çalışır işçiler.
Bir melek kadar temiz.
Ve bir Adem kadar cennet görmüş gözleriyle kötülüğün sandukasını saklayan bir ifşakar seçkini.
Daha dün gibi bir günde bugünden sonrası olmayan zamanın tarlasına ekilmiş anların mevsimi gibi.
Söylenmemiş sözlerin gerdeğinde yeniden ‘’kün’’ olmayı arzulayan bir günahkar da kim?
Eliniz ne kadar da ürkek?
Kuşların kanadında kırılmış gibi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

